Netflix dizisi: Üç cisim problemi… Hala Mao Düşmanlığı

‘Üç Cisim Problemi’ üzerine bir yazı kaleme alan soL yazarı Oğuz Oyan, kitapta ve dizide Çin’deki ‘Kültür Devrimi’nden ziyade onunla özdeşleştirilen komünizm aleyhtarlığı baskın olduğunu belirtiyor. Netflix’in bu romana ilgi duymasının önemli bir nedeninin de perde arkasındaki anti-komünist damar olduğunu vurgulayan Oyan, “ABD emperyalizminin Vietnam’da, Irak’ta ve işgal ettiği tüm ülkelerde yaptığı tam da budur. Irak’ta Saddam’ı devirdikleri ikinci “Körfez Savaşı”nda ABD paralı askerleri evleri kapı kapı dolaşarak aydınları infaz etmişlerdir. Vietnam’da 4 milyonu sivil olmak üzere 5 milyon Vietnamlı öldürülmüştür. . İsrail devleti sadece Filistinli aydınları değil, İranlı fizikçileri de özel olarak hep hedef almıştır. Şimdi örneğin olayın “kahramanı” dünya içi emperyalist saldırganlığa karşı uzaylıları davet eden bir Vietnamlı fizikçi olsa herhalde daha fazla haklı nedeni olmaz mıydı? Ama o zaman da bu bir Netflix dizisi olamazdı elbette!” ifadelerini kullanıyor.

Oyan, Liu Cixin’in “Üç Cisim Problemi” adlı üç ciltlik bilimkurgu romanında yola çıkılarak kurgulanan diziyi şöyle eleştiriyor:

“Liu Cixin’in “Üç Cisim Problemi” adlı üç ciltlik bilimkurgu romanını okumuştum. Netflix için çekilen sekiz bölümlük diziyi de yayınlandığı ilk günlerde (yani geçen hafta) izledim. Öncelikle şunu söyleyelim: Dizi romana epey sadık bir çizgide gelişiyor. Şimdilik ilk kitabı biraz aşan olaylar örgüsü diziye yansıtılmış. Muhtemelen dizinin ticari başarısına göre devamının çekilmesine karar verilecek. (Çünkü birinci sezon diye yazılmayarak devamı için angaje olunmaktan kaçınılmış).

Dizi için masraftan pek kaçınılmadığı da görülüyor. Dolayısıyla nitelikli bilimkurgu film veya dizilerine çok sık rastlanmadığı bir dönemde, bu dizinin haklı bir ilgi uyandırması ve uyarlandığı roman serisine de ilgiyi arttırması beklenebilir. Dizi hakkında şimdiye kadar sadece olumlu eleştirilerin yapılmış olması da bunu gösteriyor.

Peki eleştirel bakış açısıyla neler söylenebilir ve söylenmeli? Bir kere yazarın Çin’deki Kültür Devrimi ile ciddi bir hesaplaşması olduğu ve bunu romanının çıkış noktası yaptığı görülüyor. Çin Kültür Devrimi elbette aşırılıkları ile de anılan bir süreçti. Çin Devrimi’nin kaçınılmaz bir aşaması olduğu da çok şüphelidir. Dolayısıyla eleştiri dışı bir konu değildir; bu eleştiri hem dışardan hem içerden (ÇKP yönetimi tarafından) çokça yapılmıştır. Esasen ÇKP’nin 1970’lerin sonlarından itibaren izlediği yol zımnen bunu gösterir: Bu yol, dizginler ÇKP yönetiminde kalmakla birlikte, ekonomide kapitalist üretim ilişkilerinin önünün açılması ve dünya ekonomisine bu ilişkiler çerçevesinde eklemlenme denemesidir.

Liu Cixin’in Kültür Devrimi ile hesaplaşması ise işe dünya dışı güçlerin de katılmasıyla başlıyor ve sürüyor. Kültür Devrimi’nde babasının katledilmesine tanık olan ve babası gibi kendisi de fizikçi olmasına rağmen köyde/madende çalışmaya zorlanan bir bilim kadınının, ilerleyen süreçte çevredeki bir uzayı dinleme üssünde çalışma olanağı elde ettikten ve uzaydan bir “Wow” sinyali aldıktan sonra ülkesinden, insanlardan ve dünyadan intikam almaya yönelmesi konu ediliyor. Kötü niyetli bir işgalci güç olabileceğine dair bir uyarıyı bizzat o medeniyetin bir üyesinden almasına rağmen, temas kurmaktan geri durmuyor. Sonuçta şöyle bir bağlantı kurulması mümkün oluyor: Eğer Kültür Devrimi’nin aşırılıkları olmasaydı, içi nefretle dolu bir bilim insanı işgalci uzaylı güçlere dünyanın koordinatlarını belli etmez ve onları davet etmezdi! İş bu boyuta gelince de Kültür Devrimi’nden ziyade onunla özdeşleştirilen komünizm aleyhtarlığı baskın hale geliyor. Netflix’in bu romana ilgi duymasının önemli bir nedenini de bu perde arkasındaki anti-komünist damarda aramak gerekiyor.

ÇKP’nin 1960’larda ülke aydınlarını “burjuva geçmişlerinden arındırma” politikasını elbette yabancı bir gücün (emperyalizmin veya uzaylı işgalcilerin) aydınları fiziki tasfiye politikalarıyla özdeşleştirmemek gerekiyor. Nitekim uzaylı güçler henüz dünyaya ulaşmaya yüzlerce yılları varken, dünyadaki bilim insanlarını katletmeye ve ayrıca her türlü bilimsel ilerlemeye ket vurmaya yöneliyorlar. Bir ülke siyaseti kendi aydınlarına yaptığı hatayı kendisi telafi edebilir (nitekim Çin’de böyle olmuştur), ama dış güçler bunu bir hata olarak değil kendi hükümranlıklarının kalıcı bir parçası planlar ve uygularlar. ABD emperyalizminin Vietnam’da, Irak’ta ve işgal ettiği tüm ülkelerde yaptığı tam da budur. Irak’ta Saddam’ı devirdikleri ikinci “Körfez Savaşı”nda ABD paralı askerleri evleri kapı kapı dolaşarak aydınları infaz etmişlerdir. Vietnam’da 4 milyonu sivil olmak üzere 5 milyon Vietnamlı öldürülmüştür. (ABD’nin kayıpları 60 bindir). İsrail devleti sadece Filistinli aydınları değil, İranlı fizikçileri de özel olarak hep hedef almıştır. Şimdi örneğin olayın “kahramanı” dünya içi emperyalist saldırganlığa karşı uzaylıları davet eden bir Vietnamlı fizikçi olsa herhalde daha fazla haklı nedeni olmaz mıydı? Ama o zaman da bu bir Netflix dizisi olamazdı elbette!

Uzaya yerimizi ve özelliklerimizi belli eden yayınlar yapılmasının/mesajlar gönderilmesinin, eğer bir dış mesaj alınırsa uzaylılarla temas kurulmasının çok riskli olduğunu düşünenler sadece sıradan insanlardan oluşmuyor; aynı yönde düşünen çok sayıda bilim insanı da var. Bize ulaşabilecek uzaylı zeki varlıkların gelişme düzeyinin bizden ileri olacağı ve sonuçta bu karşılaşmanın Kuzey ve Güney Amerika’nın fethinde yerlilerin başına gelenlerden çok farklı olmayacağı zaten bilinen bir tartışma konusudur. Nitekim romanda dünya devletlerinin BM düzeyinde örgütlenerek askeri ve bilimsel güçlerini birleştirme çabalarının bile işgalcileri caydıracak bir güç oluşturamaması vurgulanıyor. Elbette fiziki bir karşılaşma öncesinde dünyaya atom altı parçacıklarla (fotonlarla) erişerek dünyadaki gelişmeleri kontrol altına alan üstün bir medeniyetin haberi olmadan hiçbir bilimsel geliştirme yapılamaması da herkesin elini kolunu bağlıyor.

Bu çaresizlikten çıkışın sonuçta BM tarafından hareketleri öngörülemez nitelikte olduğu düşünülen üç kişinin seçilmesiyle aşılması çabası -bireyciliğe aşırı prim vermesine karşın- romanın izleyen bölümlerini sürükleyen ana tema haline geliyor. İlk iki ciltte daha kabul edilebilir biçimler alan bilimkurgu dünyasının romanın üçüncü cildinde bize göre fazla uçuk yerlere savrulduğunu görebiliyoruz. Dizinin devamı gelirse romanın üçüncü kitabının sonuna kadar uyarlanıp uyarlanmayacağından bu bakımdan emin olamıyoruz.

Sonuç olarak, ben romanı ve diziyi böyle bir eleştirel bakış açısından yorumlarken romanı ve diziyi okumayın/izlemeyin demiyorum kesinlikle. Yukarıdaki eleştirilerimi, çok satan/çok izlenen kültür ürünlerine karşı her zaman belirli bir mesafeyi koruyarak yaklaşmak gerektiğini vurgulamak için yapıyorum. Yoksa hem roman hem de dizinin vasat üstü bir çizgiyi tutturduğunu ve birçok ilginç fikri barındırdığını düşünüyorum. Uzaylıların kulu-kölesi olmaya hazır kitlelerin Çinli fizikçiyle sınırlı kalmayıp giderek milyonları aşan tarikat benzeri yapılarda örgütlenmesini vurgulaması, insanların ne kadar kolayca sürüleşme eğilimlerine kapılabildiklerini anlatmak bakımından çok tanıdık geliyor mesela.”

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

x